Lupin'de Ara

DUYURU

Çevirilerimi beğeniyorsanız üç beş tl ateşleyebilirsiniz: https://buymeacoffee.com/kvsrz

Son Bölümler: Qian Qiu Radyo Dizisi

Bölüm 194: Kovalamaca

Yan Heqing yerdeki eğri büğrü kan lekelerine baktı, Tian Xiang'ın ne demek istediğini anlamadı. Bu kızın akıl sağlığının yerinde olmadığını varsaymaktan başka bir şey yapamadı. Bu yüzden ayağa kalktı ve ona gitmesini söyledi.


Tian Xiang, Yan Heqing'in desene baktıktan sonra hiçbir tepki vermediğini görünce hemen moralini kaybetti ve üzgün bir şekilde yere oturdu. Ta ki birisi ona yardım eli uzatıp ayağa kaldırana kadar.


Bu sırada Yan Heqing iki adım attı ve aniden durdu. Sanki aklına bir şey gelmiş gibi nefes alışverişi hızlandı. Kalabalığın şaşkın bakışları arasında aniden arkasını döndü ve Tian Xiang'ın daha önce yazı yazdığı yere doğru yürüdü. Az önce Tian Xiang'a dönük olarak kelimelere bakıyordu, bu yüzden başlangıçta o deseni anlayamamıştı; ama şimdi Tian Xiang'ın gördüğü şekilde o desene bakıyordu.


Kanla yazılmış karakterler eğri büğrü ve düzensizdi, yatay ve dikey çizgiler birbirinden ayrıydı. Ancak Yan Heqing ona baktığında bakışları birdenbire bulanıklaştı, tüm vücudu titremeye başladı. Çenesi kasıldı, ellerini sıkıca kenetledi ve aniden arkasını dönerek Tian Xiang'a doğru koştu.


Yardımla ayağa kaldırılan Tian Xiang, yüzünde hüzünlü bir ifadeyle cezasının verilmesini bekliyordu. Aniden arkadan biri omzundan tuttu ve onu zorla çevirdi. Tian Xiang döndüğünde onun Yan Heqing olduğunu gördü ve ödü patladı.


Yan Heqing bu anda düzgün konuşamıyordu bile. Son kalan mantığıyla, titrek bir sesle Tian Xiang'a sordu: “Bunu yazmayı sana kim öğretti?!” 


***


Xiao Yuan önündeki manzaraya boş boş baktı.


Onu öldürmeye çalışan siyah giysili adam şaşkınlık ve dehşet içindeydi. Ağzından bir ağız dolusu kan kustu ve Xiao Yuan'a sadece birkaç santim uzaklıktaki uzun kılıç, bir şangırtıyla yere düştü. Göğsünde bir ok vardı.


Tam o kritik anda, uzaktan aniden atların toynak sesleri duyulmuş ve keskin bir ok gökyüzünde ıslık çalarak Xiao Yuan'ı öldürmek üzere olan siyah giysili adamın göğsüne saplanmıştı.


Elinde yay ve ok taşıyan, yanında birkaç muhafızla birlikte at üzerinde gelen bir adam, "Durun! Prens Xiao'ya dokunmaya kim cüret eder!" diye bağırdı.


Durumun iyi olmadığını gören siyah giyimli adamlar aceleyle geri çekildiler, her biri farklı yönlere doğru koşarak kısa sürede gözden kayboldular.


Suikast girişiminden kurtulan Xiao Yuan yere oturdu ve derin bir nefes aldı. Ancak o zaman kıyafetlerinin kılıçlarla paramparça edildiğini ve vücudunda birçok derin ve yüzeysel yara olduğunu, gerçekten acınası bir halde göründüğünü fark etti.


Onu kurtarmaya yeni gelen Chen Ge, öne doğru atıyla ilerledi. Xiao Yuan'ın önünde durdu, atından indi ve ayağa kalkmasına yardım etmek için elini uzattı: "Prens Xiao, ciddi bir yaranız mı var? Geç kaldım."


Xiao Yuan elini sallayarak, "Ciddi bir şey yok," dedi.


Chen Ge rahat bir nefes aldı. "Neyse ki zamanında vardık, yoksa sonuçları hayal bile edilemezdi."


Xiao Yuan birden bir şey fark etti, Chen Ge'nin kolunu kavradı, gözleri parıldayarak sesini yükseltti: “Seni bana Majesteleri mi gönderdi?!”


Xiao Yuan'ın beklenti dolu bakışlarını gören Chen Ge, bir acıma duygusuyla uzun süre tereddüt ettikten sonra nihayet konuştu: "Hayır, Majesteleri değil. Ah, beni General Xue gönderdi. Birilerinin art niyetleri olacağını ve yolda size, Prens Xiao'ya, pusu kurmak için fırsat kollayacaklarını tahmin etti, bu yüzden sizi korumak için beni gönderdi. Ah, doğru, General Xue Yan yaşlılığı nedeniyle emekliye ayrılmış olsa da ve artık general olmasa da, ona hâlâ öyle hitap etmekten kendimi alamıyorum. Lütfen kusura bakmayın, Prens Xiao."


Xiao Yuan'ın gözleri karardı, ama bir umut ışığıyla, "Beni Majesteleriyle görüştürebilir misin?" diye sordu.


Chen Ge sıkıntıyla kafasını kaşıdı ve şöyle dedi: “Prens Xiao, sizi Majestelerinin huzuruna götüremem. Ancak astlarım size güvenli bir şekilde Batı Shu Krallığı'na kadar eşlik edecekler. Dahası, statünüz göz önüne alındığında, neden Güney Yan Krallığı'nda küçük düşmeyi göze alasınız ki? En kısa zamanda Güney Yan Krallığı'nın topraklarından ayrılsanız iyi olur.”


Sonunda, herkesin ikna ve teşvik çabalarının birleşmesiyle Xiao Yuan bir kez daha Batı Shu Krallığı'na giden arabaya bindi. Chen Ge, astlarına Xiao Yuan'ın güvenli bir şekilde Batı Shu Krallığı'na geri gönderildiğinden emin olmalarını emretti ve ardından arabanın hareketini izledi.


Yanındaki bir general yardımcısı sordu: “General Chen, Prens Xiao ile bir sonraki görüşmemiz, Batı Shu Krallığı ile çatıştığımız zaman olacak, değil mi?"


Chen Ge içini çekti: "Batı Shu Krallığı, Güney Yan Krallığı ile iyi ilişkilere sahiptir. Majesteleri, vatanının yıkımının intikamını almak için Kuzey Krallığı'na saldırmaya ve vatanını geri almak için Doğu Wu Krallığı'nı ilhak etmeye karar vermişti. Ancak, Batı Shu Krallığı'na saldırmak onun iyi niyetine aykırıdır. Ama bir zamanlar birisi Majestelerinin dünyayı yönetmesini görmek istediğini söylemişti, bu yüzden şimdi Majesteleri... of neyse, konuşmayalım bunu."


Chen Ge konuşmasını bitirir bitirmez, uzaktan aniden hızlı bir at ayak sesi duyuldu. Chen Ge şaşkınlıkla başını çevirdi ve kim olduğunu görünce ifadesi anında değişti. Alacakaranlıkta atlar kişnedi, tozlar yükseldi ve yalnız bir figür uzun bir gölge oluşturdu. Adam atıyla yaklaştı, dizginleri çekti ve atını Chen Ge'nin önünde durdurdu. Yerdeki kan lekelerine ve siyah giysili adamın cesedine şöyle bir baktıktan sonra, gözlerindeki soğukluk daha da derinleşti ve düşmanca bir tonda sordu: "Nerede o?"


Adam herhangi bir isimden bahsetmemişti ama her nasılsa Chen Ge kimi sorduğunu aniden anlayarak hemen yönü işaret etti: “Çok uzaklaşmamışlardır!”

Adam hiç tereddüt etmeden kırbacını şaklattı ve beyaz at, Chen Ge'nin işaret ettiği yöne doğru ok gibi fırladı.