Lupin'de Ara

DUYURU

Çevirilerimi beğeniyorsanız üç beş tl ateşleyebilirsiniz: https://buymeacoffee.com/kvsrz

Son Bölümler: Qian Qiu Radyo Dizisi

Bölüm 195: Dilerim Ben Seninle Olayım, Sensiz Ancak Yok Olayım

Araba durmak zorunda kaldı. Xiao Yuan başını tutmuş, bundan sonra ne yapacağını düşünmeye çalışırken, atlar aniden ürktü ve araba şiddetli bir şekilde sağa sola sallandıktan sonra nihayet dengelendi. Xiao Yuan ani hareketle biraz sersemlemişti. Dışarıda bir gürültü duydu, sonra birdenbire sessizlik oldu.


Neler oluyor?!


Başka bir suikast girişimi mi? Bu ne zaman bitecek?


Xiao Yuan’ın aklı karışmıştı. Perdeyi kaldırdığında arabanın önünde yolu kapatan beyaz bir at gördü. Atın üzerindeki genç adam son derece yakışıklıydı ve o da bu yöne bakıyordu. Gözleri bir an için buluştu.


Neden bunca yılı uykusuz geçirdim? Neden sana büyük özenle gönderdiğim mektuplar cevapsız kalıyor? Neden güneşli günler ayrılıklara çare olmuyor? Neden dünyanın enginliğinde kaybolmuş bir şekilde birbirimize bakıyoruz konuşmadan?


Xiao Yuan gözlerini ondan hiç ayıramıyordu. Arabadan atladığında, elleri ve ayakları ileri gitmeye cesaret edemedi, ne yapacağını bilemedi.


Yan Heqing de attan indi, dizginleri tuttu ve tek kelime etmeden Xiao Yuan'a bakmaya devam etti.


Bu sahne çok tanıdık geliyordu.


Sessiz olsalar da, gözleri birbirlerine binlerce kelime anlatmıştı bile.


Xiao Yuan, Yan Heqing ile tekrar karşılaşacağı sahneyi sayısız kez hayal etmişti ve hatta Xiao Yuan olduğunu kanıtlamak için söyleyebileceği sayısız sözü düşünmüştü. Ama şimdi o an gerçekten geldiğinde Xiao Yuan kendini dilsiz, tek kelime edemez halde buldu. Tek yapmak istediği, karşısındaki kişiye bakmak, kaşlarına ve gözlerini açgözlülükle süzmekti.


Xiao Yuan kendi kendine düşündü: Bu kişiyi nasıl bu kadar bekletebilirdi ki?


O yıl, kader bizi ayırmıştı, savaş alanında savaşıyorduk, keşke ölebilseydik diye düşünüyorduk.


O yıl, ölümle yollarımız ayrıldı, anma amacıyla sert içkiler ikram ettik ve "Ne zaman geri döneceksin?" diye sorduk.


Kalbim paramparça, endişe ve çaresizlik içindeyim. Her şey sadece bir rüyaydı, acı tatlı bir deneyim.


Sonunda Xiao Yuan derin bir nefes aldı ve öne doğru bir adım attı. Aniden Yan Heqing'e nazik bir gülümsemeyle fısıldadı: "Ayrıldığımızda, gök ve yer kadehlerimiz, sözler ise şarabımızdı. Sana üç kez kadeh kaldırdım ve şimdi sana üç soru daha sormak istiyorum. Askeri seferlerinden döndüğünde, seninle birlikte olabilir miyim? Birlikte yaşlanırken, el ele, gece geç saatlere kadar konuşurken, sen benimle olabilir misin? Mutlu, sağlıklı ve tasasız olduğunda, seni gözetebilir miyim? Şimdi nihayet anlıyorum, neyi bırakamadığını, neyden vazgeçemediğini. Peki, bana söyleyebilir misin, anlamam için çok mu geç?"


Konuşmasını bitirdiğinde Xiao Yuan'ın sesi titriyor ve hıçkırıklarla boğuluyordu.


İlkbaharın başı olmasına rağmen soğuk rüzgarlar iliklerini donduruyordu. Bazı kar taneleri havada dans ederken, gözleri kızarmış ve başı hafifçe beyazla kaplanmıştı.


Yan Heqing konuşmadı. Gözlerini aşağı indirdi ve göğsünden bir yeşim saç tokası çıkardı.


Yeşim saç tokasının üzerinde yeniden birleştirilmesi sebebiyle bazı yamuk ve çarpık çatlaklar vardı. Yan Heqing yavaşça gözlerini kaldırdı, avucunu yukarı çevirdi ve beyaz yeşimden yapılmış saç tokasını Xiao Yuan'a uzattı. Yan Heqing'in parmak uçlarındaki hafif titreme olmasaydı, her zamanki gibi kayıtsız olduğunu düşünebilirdiniz.


O yıl, dondurucu soğukta diz çökmeye zorlandım; o yıl, Yuhua Kulesi'ni şarap kokusu sardı; o yıl, gözyaşlarıyla dolu bir fırtınada yollarımız ayrıldı; o yıl, derin dağlarda ve ormanlarda birbirimize sırlarımızı anlattık; o yıl, Taoyuan Köyü'nde duygularımı dile getirdim; o yıl, düşman ordusunda tehlikede olduğun, seni arayıp durdum; o yıl, bin millik yalnız bir yolculukta seninle yeniden bir araya gelmeyi umdum; o yıl, kılıcımı çektim ve ağlayarak, feryat ederek intihar ettim.


Bu, kaderimizin ve sonumuzun kaynağıydı, aynı zamanda sana karşı hissettiğim sonsuz açgözlülük ve tutkuydu.


Xiao Yuan yavaşça uzandı, yeşim tokasını Yan Heqing'in avucuna bastırdı ve ardından elini sıkıca kavradı. Gözleri yaşlarla dolan Xiao Yuan, "Bu sefer onu tekrar kırmana izin vermeyeceğim," dedi.


***


Güney Yan Krallığı sarayında akşam karanlığı çökerken, imparatorun yatak odasında iki hizmetçi yorganlarla ilgilenirken sohbet ediyordu. İmparatorun yatak odasından yeni sorumlu olan hizmetçilerden biri, yatak örtülerini silkelerken diğerine, “Bu saatte Majesteleri neden yatak odasında değil?” diye sordu.


"Majestelerinin ülkesine ve halkına olan ilgisi ve devlet işleriyle ilgili yoğun programı nedeniyle sık sık yatak odasından uzakta olması normaldir," diye yanıtladı başka bir hizmetçi.


"Abla, Majesteleri gerçekten de efsanelerde anlatıldığı gibi güzel kadınlardan nefret mi ediyor? Biliyor musun, böylesine büyük bir sarayda, ona eşlik edecek bir cariye olmadan, çok soğuk ve yalnız, Majesteleri buna nasıl dayanabiliyor?" Etrafta başka kimse olmadığı için, yeni hizmetçi merakından dolayı alçak sesle sormadan edemedi.


Diğer hizmetçi onu azarladı ve kafasına vurdu: “Neden bu kadar meraklısın? Majestelerinin işleriyle neden bu kadar ilgileniyorsun? Konuşabileceğimiz başka bir şey yok mu?”


Yeni hizmetçi dilini dışarı çıkardı ve hâlâ utanmadan, "İnanmıyorum. Belki de Majesteleri bir yerlerde küçük bir güzellik saklıyordur?" dedi.


Konuşur konuşmaz, sarayın kapısı aniden tekmeyle açıldı. İki hizmetçi korkudan titreyerek arkalarına döndüler ve hemen diz çöktüler, sesleri titriyordu: “Ma-ma-ma-majesteleri.”


Yan Heqing, kollarında birini tutarken büyük adımlarla içeri girdi. Duruşu oldukça dengeli olmasına rağmen, Yan Heqing'in kolları çok sıkıydı; sanki kollarını biraz gevşetse bile içindeki kişi kurtulup kaçacakmış gibiydi.


“Çıkın. Kapıyı kapatın. Kimsenin bizi rahatsız etmesine izin vermeyin.” Yan Heqing bu üç cümleyi söyledikten sonra kucağındaki kişiyi doğruca yatağa taşıdı.


İki hizmetçi aceleyle kalkıp başlarını öne eğerek saraydan ayrıldılar. Yeni hizmetçi saray kapısını kapattığında, Yan Heqing'in kollarındaki adamı yatağa attığını gördü.


Diğer hizmetçi mırıldandı: “Majestelerini ilk defa bu kadar öfkeli görüyorum."


Yeni hizmetçi “Yo-yo-yoksa…” diye bağırdı.


“Şşş, saçma sapan konuşma.”


O anda Xiao Yuan da Yan Heqing tarafından aniden yatağa atıldığında biraz şaşırmıştı. Tepki veremeden Yan Heqing çoktan kemerini çözmüş, ellerini başının üstüne çekmiş ve ardından kemeri kullanarak ellerini yatak direğine bağlamıştı.


Xiao Yuan olan biteni anladığında elleri çoktan sıkıca bağlanmıştı. Karşısındaki kişinin yüzünde hiçbir ifade olmamasına rağmen Xiao Yuan onun öfkesini hissedebiliyordu. Tıpkı bir tsunamiden önce esen sakin bir rüzgarın, saçına değdiği anda aniden azgın bir fırtınaya dönüşüp, her şeyi acımasızca yutan dev dalgalar oluşturması gibi.


“Ya-Ya-Yan-ge...” diye seslendi Xiao Yuan ihtiyatlı bir şekilde.


Yan Heqing onu duymamış gibi elini uzatarak Xiao Yuan'ın kıyafetlerini yırtmaya başladı. Xiao Yuan içgüdüsel olarak geri çekilip kendini örtmeye çalıştı, ancak elleri bağlı olduğu için hareket edemiyordu. Yan Heqing'in merhametine kalmış, kesme tahtasındaki balık gibiydi.


Xiao Yuan'ın kıyafetleri açıldığı anda, vücudundaki derin ve sığ çizikler Yan Heqing'in gözünün önüne geldi. Hepsi siyah giyimli adamla olan dövüşten kalma izlerdi. Yan Heqing'in koyu gözleri üç kat daha karardı ve vücudunu hafif bir öfke kapladı. Yaralara baktı, eğildi ve nazikçe dokundu. Xiao Yuan usulca, “Sorun yok, acıtmıyorlar. Yarına geçerler.” dedi.


Bunu söyledikten sonra Xiao Yuan, Yan Heqing'i yaltaklanarak öpmek için öne eğildi ancak Yan Heqing bunu önlemek için başını çevirdi. Xiao Yuan biraz şaşırdı ve gözlerinde bir anlık panik belirdi. Yan Heqing ona baktı, eğilip Xiao Yuan'ın belindeki çiziklere nazikçe bir öpücük kondurdu.


“Ihm…” Xiao Yuan'ın tüm vücudu gerildi ve kaçamadan sadece yatak başlığına yaslanabildi. Yumuşak dili yarayı yaladığında belinden karıncalanma hissi geldi. Hafif acı veren bu his, ince iğneler veya hafif tüyler gibi, bazen batma, bazen de gıdıklama şeklinde duyuluyordu.


Xiao Yuan'ın nefes alışverişi hızlandı, ama neyse ki tamamen sakinliğini kaybetmemişti. Yumuşak bir sesle sordu: “Yan-ge, kızgın mısın?”


Öpücük aniden bir ısırığa dönüştü ve yaranın acısı Xiao Yuan'ın istemsizce kaşlarını çatmasına, karnının hafifçe titremesine neden oldu. Yan Heqing başını kaldırıp Xiao Yuan'ın gözlerine baktı. “Xiao Yuan, kılıcı boynuna dayadığında, beni hiç düşündün mü?”


Xiao Yuan’ın boğazı düğümlendi ve gözlerinde yaşlar birikti. Başını öne eğdi ve düşündü. O zaman, hayatının birikmiş kinlerin bir kısmını telafi edeceğini düşünerek pek çok özür dilemiş ve pek çok kez secde etmişti. Ama şimdi yeniden doğduğuna göre kimseye bir borcunun olmaması gerekirdi.


Ama kim bilebilirdi ki, hâlâ borçluydu. Bu sefer sadece bir kişiye borçlu olsa da, borç çok büyüktü ve nasıl ödeyeceğini bilmiyordu.


Ölüm çok kolay gelebilir, çünkü geriye bakmadan kaçıyorsun. Ama o andan itibaren, dünyada bir kişi daha yalnız kalır, bir kişi daha acı çeker, başına aklar yağacak ve bekleyecek bir kişi daha olur.


En çok acı çekenler, hayatta olanlardır.


Yan Heqing'in çektiği acılar, bizzat Xiao Yuan’ın elinden çıkmıştı.


Bin ağzı olsa bile, en güzel konuşan kişi olsa bile, yine de onunla tartışamazdı.


Xiao Yuan hâlâ sessizdi ki aniden alt vücudunda bir ürperti hissetti. Pantolonu indirilmişti. Yan Heqing parmaklarını hafifçe nemlendirdi ve Xiao Yuan'ın vücuduna soktu.


Xiao Yuan acıyla irkildi, hafif bir çığlık attı ve geri çekilmeye çalıştı, ancak elleri kıyafetleriyle yatak başlığına bağlıydı, kaçacak hiçbir yeri yoktu.


Yan Heqing ikinci parmağını sokarken, hafifçe kızarmış gözleri ve buz gibi sesiyle Xiao Yuan'a sordu: “Xiao Yuan, sen hep başkaları için ölmeyi düşünüyorsun, peki hiç benim için yaşamayı düşündün mü?"