Adam, Xie Chungui'nin yüz ifadesindeki ani değişikliği fark etti ve söylememesi gereken bir şey söylediğinin farkına vardı, ama yine de dayanamayıp öğüt vermeye çalıştı: Hey, böyle davranma... Üç yıl oldu. İyi tarafından bak, ülkemizin adı artık ‘Yan’ olsa da ağır vergiler yok, kibirli ve yozlaşmış yetkililer yok ve biz sıradan insanlar iyi besleniyoruz, iyi giyiniyoruz, hatta biraz da paramız var. Bu yeterince iyi değil mi? Ne demişler, ‘İnsanlar iyi beslendiğinde dünya barış içinde olur.’ Çok fazla endişelenme. Hey, nereye gidiyorsun?"
Adam hâlâ bir şeyler mırıldanırken, Xie Chungui aniden onu üzerinden silkeledi, bir eliyle başını örttü ve sendeleyerek kaçtı.
Xie Chungui, yoldan geçenlerin haykırışlarını duyamıyor, etrafındaki garip bakışları göremiyordu. Sokakta sendeleyerek ilerledi, sonra sola döndü ve aniden önünde bir ev belirdi.
Fakat evin levhası kırılmış, yerde acınası bir halde yatıyordu. Kapının önündeki iki taş aslan ortada yoktu ve zemin kalın bir toz tabakasıyla kaplıydı, her adımda ayak izi kalıyordu.
Xie Chungui, nefessiz kalmış bir halde, göğsünde donuk bir acıyla, çaresizce konağın önünde duruyordu. Adım adım ilerledi ve üç yıldır kapalı olan kapıyı yavaşça iterek açtı.
Güçlü bir toz kokusu yüzüne çarptı. İçeri doğru ilerledikçe, bir zamanlar temiz olan ön bahçenin otlarla kaplandığını, bazı duvarların yıkıldığını, haraberle dolduğunu gördü. Xie Chungui birkaç adım attı ve aniden bir taşa tekme attı. Taş yuvarlandı ve altındaki bir şeyi ortaya çıkardı.
Nesne otların altında gizliydi, dikkatli bakılmazsa fark edilmesi zordu. Xie Chungui eğilip onu aldığında eski, sararmış bir davetiye olduğunu gördü. Üzerindeki kelimeler çoktan okunmaz hale gelmişti, sadece birkaç karakter zar zor seçilebiliyordu: "General Li Wuding'i tebrik için."
Xie Chungui aniden bir rüyadan uyanmış gibiydi, sırtını birden dikleştirdi. Sonra yavaşça başını ellerinin arasına alıp çömeldi, iki eliyle saç derisini sertçe çimdikledi ve dudaklarını kanayacak kadar ısırdı.
Uyan.
Artık uyanman gerek.
Sen, Xie ailesinin en küçük oğlu ve Kuzey Krallığı'nın generali Xie Chungui'sin! Askeri görevin ülkeyi savunmak ve düşmandan korunmaktır!
Sanki üç yıl öncesine, karlı bir gecede şarkı söyleyerek tahıl taşıdıkları o geceye geri dönmüş gibiydi. Önlerinde alevler yoğun dumanlarla göğe yükseliyor, arkalarında ise zamanında teslim edemedikleri, tahıllarla dolu öküz arabaları bekliyordu.
Kamptaki general yardımcısı yere diz çökmüş, feryat edip ağlıyordu. Söylediği her kelime kana bulanmıştı, her ses Xie Chungui'nin kalbine dünyadaki herhangi bir bıçaktan daha keskin bir şekilde saplanıyordu. "General Xie, General Yardımcısı Nie'nin elleri kesildi ve boğazı Yan Heqing tarafından kesildi! Askerleri kuşatmayı yarıp geri döndüler ve bize General Li ve adamlarının erzak çalmaya gittiklerini, düşman kampında tuzağa düştüklerini, hapsedildiklerini ve sonunda Yan Heqing tarafından yakılarak öldürüldüklerini anlattılar! Hepsi gitti!!!"
General yardımcısının o günkü çaresiz çığlıkları hâlâ kulaklarında yankılanıyordu. Xie Chungui kendini şiddetle çimdikledi, kolu morarıp kararana kadar sıktı. Ancak o zaman duygularını biraz kontrol edebildi. Ayağa kalktı, Xie konağının ana salonuna doğru adım adım yürüdü. Her adımında, Yan Heqing'i öldürmek için elinden geleni yaptığı, Güney Yan Krallığı'nın Kuzey Krallığı topraklarına girmesine direndiği o günkü kararlılığını taşıyordu.
Fakat sonunda yenilmişti, Kuzey Krallığı'nı koruyamamıştı.
Xie Chungui, yas salonuna dönüştürülmüş olan Xie ailesi konağının ana salonuna yavaşça girdi. Salonda yirmiyi aşkın anıt levhası özenle dizilmişti ve salonun arkasında tozla kaplı tabutlar yığılmıştı.
Xie Chungui, savaş alanına gittiği gün annesinin kendisine, "En küçük oğlum, Xie ailesinin ilkelerini hatırlıyor musun?" dediğini duymuştu.
Xie Chungui, “Anne,” demişti. “Merak etme, oğlun aklından çıkarmıyor.”
Anne başını sallayarak, "Xie ailesi nesillerdir sadık ve erdemli olmuştur. Baban ve kardeşin savaş alanında öldüler, sadakatlerini kanıtladılar. Onları utandırmamalısın," demişti.
"Anne, için rahat olsun, düşman Kuzey'e girmek istiyorsa önce benim cesedimin üzerinden geçmek zorunda kalacak." diye cevaplamıştı Xie Chungui.
Annesi oğlunun saçlarını okşamış ve usulca, "Eğer o gün gelirse, endişelenme, öbür dünyaya giden yolda yalnız olmayacaksın," demişti.
Akşam karanlığı yaklaşırken, gün batımının ardından kalan ışık kan gibiydi. Xie Chungui, yirmi kadar anıt levhasının önünde dik bir sırtla diz çöktü.
Annesinin bilge sözleri ve o adamın bugün insanların iyi beslenmesinin dünyaya barış getirdiğini söylemesi şu anda iç içe geçmişti. Görünüşte birbirinden çok farklı olan bu iki ifade de doğruydu.
Xie Chungui üç kez ağır ağır secde etti. Başını kaldırdığında, yas salonunda kendi anıt levhasını gördü. Ayağa kalktı, levhadaki yazılara hafifçe dokundu ve ardından aceleyle arka salona gitti.
Arka salon yirmiyi aşkın tabutla doluydu, gerçekten korkunç bir manzaraydı. İçindeki sevdikleri çoktan iskelete dönüşmüştü. Xie Chungui onları tek tek aradı ve sonunda üzerinde kendi adı kazılı olan tabutu buldu. Tüm gücüyle açtığında içinde sessizce duran yıpranmış bir aile ilkeleri kitabı buldu.
Titreyen ellerle Xie Chungui aile ilkelerini içeren kitabı aldı, ilk sayfayı açtı ve sadece tek bir cümle okudu: Xie ailesinin soyundan gelenler Kuzey Krallığı ile birlikte yaşayacak ve ölecek!
Xie Chungui sonunda yürek burkan hıçkırıklarını tutamadı. Eski davetiyeyi ve aile ilkelerini sımsıkı tutarak yavaşça tabuta tırmandı, kıvrıldı ve ağlamaktan helak oldu.
Salonda bir rüzgar esti. Ağlayışı ıssız, kederli ve güçsüzdü.