Kaçan hizmetçinin çığlıkları gecenin sessizliğini bozdu. Sarayın dışındaki muhafızlar tepki veremeden Xie Chungui saray kapısını tekmeleyerek kapattı, kapıyı ve pencereleri masa ve sandalyelerle bloke etti. Arkasını döndüğünde Xiao Yuan'ın dış cübbesini çıkardığını ve Yan Heqing'in kanamasını durdurmaya çalıştığını gördü. Cübbesi kanla kırmızıya boyanmıştı. Yan Heqing kendini destekleyemedi, sendeledi ve yere düştü.
“Yan-ge! Yan-ge!” Xiao Yuan, Yan Heqing'i kollarında tutarak bir köşeye oturdu. Aşırı kan kaybı nedeniyle Yan Heqing’in başı dönüyor, bilinci giderek bulanıklaşıyordu. Bir şey söylemek ister gibi ağzını açmaya çalıştı ama hiçbir şey söyleyemedi.
“Yan-ge, konuşma, konuşma, her şey yoluna girecek." Xiao Yuan çökmek üzereydi, aklı Yan Heqing'in kesinlikle ölmeyeceği düşüncesiyle doluydu, ancak Yan Heqing'in nefesi zayıflamaya başladı, bilinci dağıldı ve yavaşça gözlerini kapattı.
Xiao Yuan hemen paniğe kapıldı, ellerini Yan Heqing'in omuzlarına bastırarak defalarca seslendi. “Yan-ge, uyuma! Uyuma, bana bak, bana…” Sözünü bitiremeden, biri aniden yakasından tuttu ve onu duvara çarptı.
Xie Chungui'nin gözleri kan çanağına dönmüştü. Xiao Yuan'ın yakasını sıkıca kavradı. "Majesteleri, ne yapıyorsunuz? Hatırlamıyor musunuz? Kuzey Krallığı'nın askerlerini öldüren o! Ülkemizi yerle bir eden o! Ondan nefret etmeniz gerekmez mi? Neden ondan nefret etmiyorsunuz? Majesteleri, soyadınızın Zhou, adınızın Yu olduğunu hatırlıyor musunuz? Siz bizim imparatorumuzsunuz! Kuzey Krallığı'nın imparatorusunuz!"
Xiao Yuan cevap veremedi. Başını sallayıp durdu ve tıpkı sonunda hak ettiği cezayı almış, geriye sadece sonsuz pişmanlık ve affedilemez günahlar bırakmış iğrenç bir günahkar gibi tekrar tekrar "Özür dilerim," diye mırıldandı.
"Yeter artık! Majesteleri, neden sürekli özür diliyorsunuz? Neden?" diye kükredi Xie Chungui, ancak hiçbir cevap alamadı.
Aniden, sarayın dışından bir kapının kırılma sesi ve atların nallarının hızlı sesleri, Xue Yan'ın bağırışlarıyla birlikte duyuldu. İmparatoru koruyan askerlerin aceleyle oraya koştuğu anlaşılıyordu.
Xie Chungui'nin yüzü sakin ve son derece soğuktu. Hâlâ Yan Heqing'in kanıyla damlayan hançeri aldı. Kapıdan dışarı fırlamak üzereyken Xiao Yuan onu yakaladı ve yalvardı: "Gitme! Öleceksin!!! Chungui, git! Kaçabilirsin, kesinlikle kaçabilirsin! Taoyuan Köyü'ne geri dön, geri dön!"
“Majesteleri, geri dönüş yok.” Xie Chungui başını salladı ve yavaşça elini geri çekti. Sesi sakin ama acımasızdı. "Majesteleri, Xie ailesinin soyundan gelenlerin kaderinde yalnızca iki yol vardır: ya refah içindeki Kuzey Krallığı'nda hayatlarını sürdürmek ya da savaş alanında ölmek. Üç yıl önce kardeşlerimle gidememiştim, şimdi ise onlara gidip onlara yetişmeliyim."
Bunu söyledikten sonra, Xie Chungui tereddüt dahi etmeden hançerini savurdu ve ileri atıldı; kararlılığı insanın tüylerini ürpertiyordu.
Xiao Yuan yere diz çöktü. Aklındaki son düşünceye güvenerek arkasını döndü ve Yan Heqing'in yarasına bastırmaya devam etti, ona uyumamasını tekrar tekrar söyledi. Sonra birileri içeri koştu, Xiao Yuan'ı tuttu ve dışarı sürükledi, birileri de aceleyle Yan Heqing'in yarasını tedavi etmeye ve kanamayı durdurmaya gitti.
Her şey sessizliğe bürünmüş, rengini kaybetmiş, geriye sadece kaos ve yıkım kalmıştı. Xiao Yuan, Yan Heqing'in iyi olup olmadığını sormak istedi ama perişan bir halde saraydan dışarı sürüklendi. Sarayın dışında yoğun kar yağıyordu. Hava buz gibiydi. Xue Yan'ın yüzü hâlâ süren korku ve öfkeyle solmuştu. Xiao Yuan zorla ayağa kalktı ve onun şöyle dediğini duydu: “Kuzey Krallığı İmparatoru, ne kadar acımasızsınız! Majestelerinin sana olan duygularından faydalanıp Kuzey Krallığı'ndan arta kalanlarla birlikte Majestelerini öldürmek için komplo kurdun. Nasıl bu kadar gaddar olabilirsin?"
Xiao Yuan ne cevap verdi ne de kendini savundu. Yere büzüldü, hıçkırıp ağlayamadı bile. Perişan bir haldeydi, tüm vücudu ağrıyordu ve uzuvları sızlıyordu. Kendine tekrar tekrar neden böyle olduğunu sordu ama cevabı nerede bulacağını bilmiyordu.
Belki de Kuzey Krallığı'nı koruyabileceğini düşündüğü andan itibaren bu sonuca mahkum edilmişti.
Xue Yan her zaman kararlı ve etkili hareket eden biri olmuştu. Kuzey Krallığı'nın eski imparatorunun artık yaşamasına izin verilemeyeceğini biliyordu. Başkalarının gözünde Yan Heqing'in dik başlı davranışları derin ve kalıcı bir aşk olarak adlandırılabilirdi daha önce ancak suikasta uğradıktan sonra bile onu yanında tutmaya devam ederse sadece alay konusu olurdu!
Bugün, Kuzey Krallığı'nın eski imparatoru ölmeliydi.
Şiddetli bir rüzgar uğulduyor, kar yağıyor ve soğuk dondurucu bir hal alıyordu. Xue Yan beyaz bir buhar üfledi. Uzun kılıcını yavaşça belinden çekti. “Kuzey Krallığı'nın eski imparatoru, söyleyecek başka bir şeyiniz var mı?"
Xiao Yuan hâlâ Yan Heqing'in kanıyla kaplıydı. Giysileri yağan karla ıslanmış, siyah ve beyaz birbirine karışmıştı. Karla kaplı Xiao Yuan, soğuktan kaskatı kesilmiş uzuvlarıyla, uyuşmuş ve cansız gözleriyle zorlukla ayağa kalktı. “Yan-ge iyi mi?" diye sordu.
Xue Yan kılıcını sıkıca kavradı, uzun süre Xiao Yuan'a baktı, sanki bu anda bile Xiao Yuan'ın hâlâ Yan Heqing'i düşündüğüne inanamıyordu. Bir an sessiz kaldı, sonra dürüstçe cevap verdi: “Majestelerinin hayatı tehlikede değil.”
“Bu harika...” Xiao Yuan'ın sesi titredi. Gülümserken gözlerinden yaşlar süzüldü.
Xue Yan o anda karşısındaki adamı yanlış anlamış olabileceğini fark etti. Ancak Yan Heqing için, Güney Yan Krallığı için, dünya için, bugün merhamet göstermeyecekti. “Kuzey Krallığı’nın eski imparatoru, söyleyecek başka bir şeyin yoksa var yoluna git hadi.”
Tosbağa Notu:
Toprağın altındasın sen efendim
Kemiklerin un ufak dağılmış
Kaldım yukarıda ben efendim
Karlar başıma yağmış da yağmış
梦微之 isimli şiirden