Prens Xiao, yaranızı temizlememe izin verin. Biraz acıyabilir, lütfen sabırlı olun. Elimden geldiğince nazik olmaya çalışacağım," dedi yanındaki hizmetçi usulca, Xiao Yuan'ın alnındaki yarayı dikkatlice sararken.
Daha önce Xiao Yuan şaşkınlık içindeydi, sadece neler olup bittiğini anlamaya çalışıyordu. Kafası karışık ve yönünü şaşırmıştı. Şimdi sakinleşince, bu hizmetçinin başından beri ona yardım ettiğini fark etti.
Xiao Yuan başını kaldırıp teşekkür etmek üzereydi ki hizmetçinin yüzünü görünce olduğu yerde donup kaldı.
Hizmetçi, Xiao Yuan'ın gözlerindeki tuhaf ifadeden habersiz, dikkatlice yaralarına ilaç sürdü: "Prens Xiao, yaralarınızın sıcak suyla yıkanması gerekiyor. Ben gidip...”
Xiao Yuan aniden sözünü keserek aceleyle sordu: "Adın ne?"
Hizmetçi biraz şaşkın bir şekilde cevap verdi: “Adım, bendenizin adı Tian, Tian Xiang.”
Xiao Yuan derin bir nefes alarak sordu: "Ablan var mı?"
Tian Xiang ifadesiz bir şekilde başını salladı: "Prens Xiao, bunu nereden biliyorsunuz? Hong Xiu adında bir ablam var."
Tian Xiang konuşmasını bitirir bitirmez Xiao Yuan gözyaşlarına boğuldu ve kahkaha attı, bu da Tian Xiang’ı yanlış bir şey söylediğini düşünmeye sevk etti. Diz çöküp özür dilemek üzereyken Xiao Yuan onu hızla durdurdu ve oturması için bir sandalye çekti: "Neden saraya hizmetçi olarak girdin?"
Hong Xiu öldükten sonra ona görkemli bir cenaze töreni düzenlemekle kalmamış, aynı zamanda küçük erkek ve kız kardeşine de kendi ailelerini kurabilmeleri için yüz tael altın göndermişti. Kuzey Krallığı yıkılsa bile Tian Xiang asla sarayda bir hizmetçi konumuna düşmek zorunda kalmamalıydı.
Prens Xiao'nun geçmişiyle neden bu kadar ilgilendiğini bilmese de Tian Xiang dürüstçe cevap verdi: "Majesteleri, küçük yaşta yetim kaldım ve hayatta kalmak için ablam ve erkek kardeşime bağımlıydım. Birkaç yıl önce ablam bir kaza geçirdi, bu yüzden kardeşimle birlikte küçük el işleri yaparak geçimimizi sağladık. Ancak daha sonra Kuzey Krallığı yıkıldı ve bir karışıklık dönemi yaşandı. Artık kimse bu küçük eşyalarla ilgilenmiyordu ve erkek kardeşim evlilik çağına gelmişti. Saraya girmeye çalışmaktan başka çarem yoktu ve seçildim."
Xiao Yua nkaşlarını çatarak, "Ablanın kazasından sonra saray sizi teselli etmek için kimseyi göndermedi mi?" diye sordu.
Tian Xiang başını salladı: "Biri gelip kardeşimi ve beni teselli etti, ayrıca İmparator'dan bize bir ödül de verdi."
Xiao Yuan, "Ne kadar?" diye sordu.
Tian Xiang gözlerini kırpıştırarak, "Çok fazla! Tam bir tael altın!" dedi.
Xiao Yuan: “…Bir tael mi?”
Tian Xiang: “Evet!”
Xiao Yuan: “Ananızı!”
Onları teselliye giden adam parayı zimmetine geçirmiş!
Xiao Yuan çok öfkeliydi. Tian Xian, Xiao Yuan'ın sinirli yüzüne baktığında biraz korktu. Kendisi aslen sarayın en düşük rütbeli hizmetçisiydi ve her türlü zor veya kirli işi yapardı. Önceki gün bu Prens Xiao'ya hizmet etmekle görevlendirilmişti. Saraydaki diğer kadınlardan, saray dışından gelen bu prensin huysuz olduğunu ve en ufak bir şeyde hizmetçileri dövebileceklerini veya azarlayabileceklerini duymuştu, bu yüzden sözlerine dikkat etmesi söylenmişti.
Tian Xiang huzursuzdu ve ne yapacağını bilemiyordu. Birden Xiao Yuan'ın kalkıp dolapları karıştırdığını gördü. Sonuçta o eski bir imparatordu, ne kadar sefil durumda olursa olsun yine de bir miktar serveti olmalıydı. Nitekim, kısa bir süre sonra Xiao Yuan bir yığın altın ve gümüş eşya buldu.
Xiao Yuan bulduğu her şeyi Tian Xiang'ın ellerine tutuşturarak, "Şimdilik bunları al. Sana doksan dokuz tael altının tamamını mutlaka vereceğim," dedi.
Tian Xian kekeledi. “Do-do-doksan do-dokuz tael a-altın mı?”
Xiao Yuan itiraza yer vermeden başını salladı.
Zalim bir başkan olarak! Yüz tael altın vereceğini söylüyorsan! Yüz tael altın vereceksin! Bir kuruş bile eksik olamaz!
Tam o anda, Zalim Başkan ile yeni tanışan bir kadın olan Tian Xiang elindeki altın ve gümüş eşyalara bakarken aklında tek bir düşünce vardı.
Eyvahlar olsun! Ya bu sabah Majesteleri tarafından saraydan kovulan Prens Xiao şoktan aklını kaçırmışsa? Ne yapacağım?!
***
Baharın başlarıydı. Dallar yeşermeye başlamıştı. Ancak bazı kar yığınları kaybolmayı reddediyordu.
İmparatorun odasının dışında, bir adam kapıdaki muhafızlarla acımasızca tartışıyordu: “İmparatorunuzu görmek istiyorum! Onunla acil bir konuyu görüşmem gerek!”
“Prens Xiao, Majesteleri yatmaya çekildi. Lütfen sesinizi yükseltmeyin ve ikametgahınıza dönün.” Kapıdaki muhafız, soğuk bir yüzle kılıcının kabzasına tutundu ve acımasızca onu kovdu.
“Birader, saat daha yedi bile değil!! Güneş hâlâ dağların tepesinde duruyor, bu saatte kim uyur ki?”
Muhafız ciddi bir şekilde cevap verdi: “Saat daha yedi bile olsa Majestelerinin kendi nedenleri var.”
Xiao Yuan: “...”
Başka bir muhafız, kendini tutamayıp fısıldadı: “Prens Xiao, işimizi zorlaştırmayın lütfen. Son olaydan sonra, Majesteleri öfkeyle imparatorluk dairesinden sorumlu tüm muhafızları görevden aldı. Son zamanlarda ruh hali hala dengesiz. Neden İmparatoru daha da kışkırtıyorsunuz?"
Muhafız üstü kapalı konuşsa da Xiao Yuan onun önceki olaydan kastının Prens Xiao'nun imparatorluk dairesine gizlice girip İmparator'a madde vermesi olduğunu anlamıştı.
Yan Heqing başlangıçta Prens Xiao'yu Batı Shu'ya geri göndermek niyetindeydi, ancak bakanları buna karşı çıkmışlardı. Prens Xiao, Güney Yan Krallığı'na bir teba olarak gelmişti ama aynı zamanda Batı Shu Krallığı'nın hükümdarıydı. Onu doğrudan sınır dışı etmek protokolü ihlal ederdi. Artıları ve eksileri tarttıktan sonra, Yan Heqing sınır dışı etme kararından vazgeçti. Ama Xiao Yuan'ı görmek de istemiyordu.
Xiao Yuan, Yan Heqing'in kendisini tanıması için aklında sayısız plan yapmıştı, ancak hiçbiri işe yaramamıştı.
Bugün de Yan Heqing'i göremeyince mutsuz bir şekilde geri döndü. Tian Xiang onu bu halde görmeye dayanamayıp, “Prens Xiao,” dedi, “saraydaki herkes İmparator'un derin bir bağlılık içinde olduğunu bilir. Onun kalbi başka birine aittir. Duyduğuma göre, onun vefatından bu yana, İmparator ne zaman bir boş vakit bulsa, onun mezarına saygılarını sunuyormuş. Gün be gün, yıl be yıl. Bu nedenle, size yalvarıyorum, İmparator'un sevgisini kazanmaya çalışarak Majestelerini daha fazla kışkırtmayın.”
Birkaç gün birlikte zaman geçirdikten sonra Xiao Yuan, Tian Xiang'ın mizacının Hong Xiu'nunkinden çok farklı olduğunu fark etti. Hong Xiu konuşmasında da davranışlarında da son derece ihtiyatlıydı. Sarayda uzun yıllar hükümdara hizmet etmiş olan Hong Xiu, hem diplomatik hem de anlayışlı bir karakter geliştirmişti. Tian Xiang ise basit bir genç kızdı. Bunu gizlemek için bilinçli bir çaba sarf etse de doğuştan gelen açık sözlülüğü değişmemişti ve sık sık çekinmeden aklındakileri söylüyordu.
“Onun kalbinde biri olduğunu biliyorum.” dedi Xiao Yuan hüzünle.
“Biliyorsanız neden Majestelerini kışkırtıyorsunuz?” diye şaşkınlıkla sordu Tian Xiang.
Çünkü Yan-ge'nin kalbindeki benim!!!
Ancak Xiao Yuan sadece elini salladı ve açıklama yapmadı.
Tian Xiang, onun kendi nedenleri olduğunu bildiği için, çaresizce iç çekmekten başka bir şey yapamadı.
Xiao Yuan, Yan Heqing ile nasıl görüşeceğini düşünürken aniden bir ziyaretçisi olduğunu duydu. Kim olabileceğini merak ederken Huang Yue'nin ellerini arkasında birleştirerek içeri girdiğini görünce şaşırdı.
Huang Yue hemen hizmetçi ve muhafızları gönderdi, odada sadece kendisi ve Xiao Yuan kaldı. Huang Yue kibar davranmadı; Xiao Yuan'ın ağzını açmasını beklemeden, Huang Yue oturdu, bir çay fincanı aldı, yavaşça bir yudum aldı ve sordu, “Prens Xiao, daha önce sizinle konuştuğum konu hakkında fikrinizi değiştirdiniz mi?”
Xiao Yuan: “...”
Ne konusu? Ne fikri?! Prens Xiao neden Huang Yue ile komplo kuruyor? Orijinal hikayenin ikinci yarısı Yan-ge'nin haremini kurmasıyla bilinmiyor mu? Nasıl oldu da ben geldiğimde birdenbire siyasi entrika dramasına dönüştü?
Xiao Yuan'ın aklına birden bir fikir geldi. Derin düşüncelere dalmış gibi yaptı ve “Bu konuyu hâlâ düşünmem gerekiyor. General Huang, Majesteleri ile görüşmemi ayarlama nezaketinde bulunabilir misiniz?” dedi.
Ancak bu sözleri söyler söylemez, Huang Yue gözlerini ona öyle bir dikti ki Xiao Yuan’ın tüyleri diken diken oldu.